Anasayfa Kadınlar Program Belgeler Açıklamalar İletişim
Yoldaşlar,

Kongremiz devrim şehitlerimizin anısına saygı duruşuyla açıldı. Son konuşmacı olarak bende sözlerime BÖG(Birleşik Özgürlük Güçleri) şehitlerimiz Bedrettin, Mahir ve Aziz yoldaşlarımız şahsında halklarımızın kurtuluş davasında düşen tüm devrim şehitlerimizi anarak başlamak istiyorum.
İnsanlığın kurtuluşu için düşenleri anarken onların izinde Türkiye, Kürdistan dahil olmak üzere, dünyanın herhangi bir coğrafyasında, emperyalizme, kapitalizme, faşizm ve her türlü gericiliğe karşı dövüşen tüm devrimci ve komünist savaşçıları selamlıyorum.
Aynı zamanda, illegal koşullarda ve binbir zorluğu yenerek, burada toplanan hem tarihi hem biyolojik olarak ağırlığını, genç devrimcilerin oluşturduğu asıl olarak çizgisi ve ufku devrimci ve genç olan kongremizi ve sizleri kutluyorum.
Bugün oligarşinin zindanlarında yirmi-otuz yıldır hapis olan yüzlerce devrimci var. Buradan kongremiz adına onlara sesleniyor ve dirençlerini, yıllara meydan okuyan iradelerini selamlıyoruz. Yoldaşlar, azminiz yol göstericimizdir. Sizleri örnek alan ve izleyen yeni bir genç devrimciler kuşağı yetişiyor. Sizlere söz veriyoruz zulmün kalelerini titreteceğiz, yalnız değilsiniz, bundan sonra sesimizi daha fazla duyacaksınız.
Büyük bir tarihsel davanın takipçileriyiz. Şimdiki durumumuz ne olursa olsun, tarihin en eski ve en sert mücadelelerinin mirasçılarıyız. İlk isyancılardan günümüze yeryüzündeki tüm devrimlerin olduğu gibi ezilenlerin tüm yenik ve bastırılan dava ve isyanlarının da takipçileriyiz.
Kongremiz 1960'lı yıllarda 1970, '80 ve '90'lı yıllarda mücadeleye katılan dört kuşaktan devrimcileri bir araya getiren, Türkiye Devrimci Hareketinin tarihsel bir panoramasını temsil eden bir platform olmuştur. Memnuniyetle görüyorum ki, kongremizin çoğunluğunu '90 sonrası genç devrimciler oluşturuyor. Bu kongre bileşimi hem köklerimizin hem yeni filizlerimizin olduğunu, yani asabiyemizin güçlü olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda, Türkiye ve bölge devriminin uzandığı bütün coğrafyalar ve tüm örgütlü mücadele yürüten birimlerimiz kongremizde temsil edilmektedir.
Bugün büyük kitleleri bir araya toplayamıyor olabiliriz.. Bu bizim gerçeğimiz ve devrimciler gerçeklerden korkmaz. Nicelik olarak azlık her durumda zayıf olmak demek değildir. Büyük olan sayılar değildir, güçte her zaman sayılardan doğmaz. Güçlü ve büyük olanda, büyüyecek olanda fikirler ve eylemlerdir. Büyüklükte her zaman göründüğü gibi değildir. Elbette gerçeklikten kopuk, hayal dünyasında yüzmüyoruz, kendi gerçeğimizi biliyoruz ama büyüyecek olanın, aslolanın devrimci çizgi olduğundan hiç şüphe etmiyoruz. Devrimci nitelik toplumsal mücadelelerin kanunları gereği olarak mutlaka kendine uygun niceliğe kavuşacaktır.
Biz devrimciyiz, tarih bilincine sahibiz ve tarih bilinci büyük bir güçtür. Tarih bize bütün büyük tarihsel yükselişlerin, kararlı, bilinçli, çelik çekirdek denilen küçük azınlıkların insiyatifiyle başladığını ve başarıya gittiğini söylüyor. Yine Leninizm bize bu devrimci çelik çekirrdeğin yokluğunda hiçbir başarının mümkün olmadığını teorik olarak söylemekle kalmaz pratik olarakta ispat etmiştir. Bütün büyük devrimlerde küçük ve kararlı devrimci kadroların öncülüğü ile iktidara yürümüştür. Tekraren, büyüyen ve iktidara yürüyen devrimci çizgi ve devrimci stratejidir.
Küçük olana tapmıyoruz. Marksist teorinin ölçeği olarak; büyük program, strateji, ideolojik-politik çizgi, sağlam devrimci örgüt bilinci ve sınırsız devrimci cesarettir. Kongremiz büyümenin teori, program, ideolojik yön, örgüt ve esas olarakta kavgadan geçtiğinin bilinciyle kavgamızı büyütecek ve kitlelere taşıyacak temel görevlerimizi tartışmış ve karara bağlamıştır.
Onları iki defa yendik, gene yeneriz
Kongremizin ilk gününden bu zamana kadar kıran kırana devrimin tüm can alıcı sorunlarını tartışarak planlı, pratik, somut görevler olarak önümüze koyduk. Bütün tartışmalarımız boyunca, ilk günümüzden son saatlerimize kadar kongremizde en çok hissedilen, büyük bir bilinç açıklığı ve inançla biz bu sömürücü zorbaları yeneriz duygusuydu. Halkımızın üzerine yürüyen bu faşist ve dinci yeni faşist sürülerini, 12 Mart öncesi ve 12 Eylül sonrası iki defa inlerine tıkadık, her iki defa da NATO'cu Türk ordusu imdatlarına yetişti ve onları kurtardı. Şimdi hepsi beraberler ve üçüncü kez ve son kez onları tekrar inlerinde boğacağız. Kongremizin ilk gününden bu son saatlerine kadar hakim olan temel duygu budur ve bir de cesarettir. Hem de delice diyebileceğim bir cesaret. Bu kongre salonuna sığmayan büyük cüretiniz ve kavga azminiz, kongre kararlarımızla, devrimci bilinçle birleşti, önümüzde durabilecek hiçbir kuvvet veya kudret tanmıyoruz.
***
Buradan doğan enerji ve çoşku ile ve büyük bir özgüvenle kongremizi ve kongreden yansıyan cüreti kutluyor ve bu karanlık ortamı yırtacağımızı başta işçi sınıfımız olmak üzere bütün halkımıza müjdeliyoruz.
***
Buraya kadar söylediklerim sizlerden yansıyan irade, bilinç ve cesaret üzerineydi. Şimdi kongremizin somut teorik, ideolojik, siyasal ve örgütsel olarak tartıştığı temel sorunları üzerinde duracağım.
İktidara tapmıyoruz, yeni bir toplum kuruculuğu zorunludur.
Sosyalist sistemin çökmesinden sonra bütün dünyada temel devrimci kavramlar unutuldu, hatta tedavülden kaldırıldı. Dünya devrimci hareketinde stratejik bakış açısı kayboldu. Stratejiler günlük mücadeleler içinde eridi ve yok oldu. Bu eğilim yavaşlamakla birlikte hala etkisini sürdürüyor. Bundan dolayı devrim mücadelemizi tekrar en yalın haliyle formüle etmek zorundayız. Devrimci mücadele, ya yoktur ya da varsa iktidar mücadelesi olarak var olmak zorundadır. Bu devrimciliğin amentüsü; doğruları bugün her vesileyle tekrar tekrar bilince çıkarmak zorundayız.
Siyasal mücadele bir diğer anlamıyla iktidar mücadelesi, diğer hedeflerle birlikte en önce devlet iktidarının fethini hedeflemek zorundadır. Biz devrimcilik ve komünizm adına iktidar reddiyecisi tüm görüşleri reddediyoruz. İktidarlara hayran, iktidarlara taptığımız için değil, devrimci olmak, halkı, kitleleri, sınıfımızı ve tabi ki, kendimiz dahil tüm yaşamı tehdit eden emperyalistleri ve burjuvaziyi önlemek zorunda olduğumuz için iktidar mücadelesi veriyoruz. Yoksa kapitalizm, yalnız insanı ve insan toplumunu yutmakla yetinmeyecek, tüm varoluşu yok etmek üzere dolu dizgin koşmaktadır. Hiç tereddütsüz bunların ellerindeki güçlerin alınmasını, bunların düzenini, devletlerini ve bütün sistemlerini paramparça etmeye mecbur olduğumuz için ne kadar lanetli ve tehlikeli olursa olsun iktidar mücadelesi yürütüyoruz ve yürütmek zorunda olduğumuza inanıyoruz. Bu hedefe yönelmeyen veya ikircikli olan her ideolojik ve örgütsel çıkış tarikatlaşmaktan kurtulamaz, en fazla aydın kulübüne dönüşerek düzene hizmet eder.
Siyasi iktidarı yıkılan deneylerin dersleriyle yeniden kurma, yeni bir yaşamı ve toplumu örgütleriyle, kitlelerle birlikte kurmak olarak anlıyoruz. Toplumu ilgilendiren kararların kitlelerin kendisince kolektif bir şekilde alındığı, yöneticilere, liderlere ve bürokratik yönetim aygıtlarına ihtiyaç duymayan bir toplum. Sömürü, baskı, eşitsizlik ve ücretli köleliğin yokolduğu ve işsizliğe yer olmayan, herkesin istediği türden bir işte çalışıp biriktirme hırsıyla değil ihtiyacına göre ilkesince yaşayacağı bir dünya. Söz yetki karar hakkını kendinde toplayan, siyasal temsiliyete ve hiyerarşik yönetim aygıtlarına gerek duymadan kendi kendini yöneten bir topluluk. Bireyciliğin yüceltilmesine karşı dayanışma, paylaşma ve ortaklaşmayı temel alan bir toplum. Tek cümle ile insanlığın binlerce yıldır unutamadığı komün toplumu.
Değiştiremeyen değiştirilir
Herşey Türkiye Komünist ve Devrimci Hareketinin bir dönemin sonunda olduğunu gösteriyor. Toplumu bir devrimle değiştirip dönüştürmek isteyen hareketler, uzun bir zaman diliminde bu görevlerini başaramadıkları zaman sistem tarafından yeniden şekillendirilirler. Belirli bir zaman sonunda hareketler radikal ve devrimci yanlarını, farkına varmadan yumuşattılar. Keskin söylemlerini devam ettirenler bile uzun yıllara yayılan işlev yitiminden dolayı düzen için tehdit olmaktan çıktılar, düzen onları tolere edebilir hale geldi.
Türkiye'de ki Devrimci-Komünist hareket ve partiler 40-45 yıldır alt üst olan, şiddetli çelişkiler içinde çalkalanan ve bu temellerde ortaya çıkan kitlesel muhalefetleri derinleştirip, devrime yöneltmeye muktedir olamayıp sürekli başkalaşım geçirdilerse, bu durumdaki devrimciliğin artık tutuculaştığı ve sistem içi bir duruma evrildiği açıktır. Türkiye ve Kürdistan'da PKK dışındaki sol örgütler uzun yıllardır düzeni değiştirmeye, gücü yetmediğinden idareci bir duruma gelirken, düzen kendi hükmünü işletmektedir. Devrimciler düzeni değiştirmek için çabaladığını düşünürken, düzen, kendisini yıkmak iddiasındakileri, daha hızlı değiştirmiştir.
Bu uzun dönemde hareketler, küçük de olsa kendilerince bir evren, yaşam alanı oluşturdular. Bu alanda oldukça oturmuş bürokratik aygıtlar, kendi içlerindeki ast-üst ilişkileri, kendilerince değişmez ve değiştirilemez yönetimler ve liderlik kadrolarını istikrara kavuşturdular, eylemek yerine yönetmek işinde ustalaşmış ve uzmanlaşmış geniş bir küme insan yarattılar. Bu bürokratik hiyerarşileri, liderleri ve bunların donanımlı büroları ve yaşamlarını sürdürmek üzere bir faaliyet ve az çok çeşitli alanlarda, bunun bütçeleri oluşturuldu.
Hayatın kaçınılması mümkün olmayan canlılar gibi toplumsal kurum ve yapılarında da büyüme, gelişme, olgunlaşma ve çöküş çevrimleri ve dönemleri vardır. Ve bundan kırk ya da kırk beş yıl önce doğmuş olan hareketler, yeni bir yaşama sıçrayamadıkları hatta bunun gereğini farketmedikleri için yasal partiler ve yasa dışı örgütler olarak düzen için istikrarın bir parçasına dönüştüklerini de fark etmeleri mümkün olmuyor. Farkında olmasalar da bu durumlarıyla biyolojik ömürleri tükenmiştir ancak farklı bir gerçekliğe yolu açarak, kendi birikimlerini devrimci değişimin kuluçkaları ve potansiyelleri olarak dönüştürerek olumlu bir rol oynayabilirler.
Bu gerçekliğinin farkında olmayanlar giderek daha fazla tarikatların durumuna düşeceklerdir. Üstelik tarikatlar bizimle kıyas kabul etmeyecek boyutta kitleseldir ve daha acısı dünyeviler, yani toplumsal yaşamla daha canlı bir organik ilişki içindelerdir. Bizim cenah ise daha korkutucu bir daralma içindedir. Daha da kötüsü pratik darlık bir biçimde aşılabilir ama giderek daha münzevi bir kendini anlamama hali ile fiili ve düşünsel daralma ve tutuculuk daha da büyüyor.
Türkiye'de ki durum ciddi olarak incelenmelidir. Marksizm gibi insanlığı ve insan düşüncesini sürekli yeni ufuklara zorlayan bir sistem nasıl böylesine daraltılarak mezhepleştirilir, gerçekten incelenmelidir. Mevcut halleriyle sol gruplar küçük misyoner çevrelere dönüşmüştür. Bizim de bir parçası olduğumuz bu durum kabul edilemez ve reddedilmek zorundadır. Bizim kongremizin önemli ve devrimci sonuçlarından birisi de şu iddiamızdadır: ''Biz bu mevcut sol dünyayı yıkmak ve yeniden emekçi halk solunu kurmak için yola çıkıyoruz. Bunun için bize güçlü, sınıfta ve emekçi halk yığınlarının bağrında yuvalanan ve onların öncülüğünü yaratan yeni türde bir partiyi, bu zor coğrafyada ve mücadelenin ateşleri içinde yaratmak düşüyor.''
Türkiye sosyalizm mücadelesinin tarihini daha devrimci bir okumayla yeniden öğreneceğiz ve bu tarihi yeniden yazmak değil yaratmak için mücadele edeceğiz. Aynı zamanda dünya da komünizm için mücadelelerin tarihini ve Marksizmi daha derinlemesine kavramak ve kendi ülkemiz gerçekliğinde yeniden yaratmak zorunda olduğumuzu bu muazzam emek ve çaba isteyen görevden kaçamayacağımızı biliyoruz.
Sosyalizmin ideolojisiyle donanarak bu güne kadar başaramadığımız görevleri tekrar önümüze koyacağız. Nasıl örgütleneceğiz? Örgütümüzü nasıl halkın ve sınıfın öncüsü durumuna getireceğiz? Mücadele etmek arzusuyla devrimciliğe uzanan genç unsurları nasıl militanlaştıracağız? Nasıl eğitip, savaştırıp, önder kadrolara dönüştüreceğiz?
Marksizm; Bugün ve Gelecek için
TDH'de içinde teoriye yaklaşım da ciddi sorunlar taşıyor. En temel sorunu da Maksizm'in, bütünselliğinin unutulup seçmeci yaklaşımlara kurban edilmiş olmasıdır ve bütünsellikten uzak seçmecilikten Marksizm değil eklektizim ve oportünizm çıkmıştır. TDH teorik temellerini yeniden inşa etmek zorundadır. Zor zamanların bizleri beklediği bu günlerde her zamankinden daha fazla, bütünsel bir dünya görüşüne, Marksist-Leninizm'e ihtiyacımız var. Teorik temelimizi güçlendirmek için genel yönelimleri belirledik bütün kadrolarımız kendilerini Marksist teoriyle donatmakla yükümlüdür, ama yetmez. Herhangi bir akademisyen, bir profösör de Marksizm'i inceleyebilir ve bu konuda kendisini otorite bile ilan edebilir, böyleleri çoktur. Ama bu Marksist devrimci olmaya yetmez ve aklımızdan çıkarmamalıyız ki Marksizm, yanlızca eğitim ve okumayla kavranamaz. Aslolan onu değişmez hakikatler benzeri donmuş kalıplar olmaktan kurtarıp, günümüzün temel ve ağır sorunlarını Marksist yöntemle yeniden yorumlamak ve Marksizm'i ülke gerçeklerimize uygulamaktır. Aslolan Marksizm'i yalnızca teorik kavramlar dizesi olmaktan çıkarıp güçlü bir ideolojik mücadele aracı haline getirip, sapmalarla mücadelede kılavuz olarak kullanırken aynı zamanda bunun pratik ayakları olarak program, örgüt, strateji ve taktikler alanında pratik mücadelemizin yol gösterici temel yöntemi olarak tüm kadroları topluluğumuza maletmektir.
Yoldaşlar, savaşmak için Marksist teoriye ihtiyacımız olduğu kadar gelecek kuruculuğu için daha fazla teorik donanıma yani gene Marksizm'e ihtiyacımız var. Kapitalist sömürüyü ve tüketim toplumunu hangi şiddetle eleştiriyor ve ondan nasıl nefret ediyorsak yerine, yenisini nasıl yapacağımızı, neyi kuracağımızı bugünkü zor savaş koşullarında, ateş altında olsak da, bizzat bu şartlarda yeni bir yaşamı ve yeni insan ilişkilerini küçük küçük de olsa, nüve halinde de olsa ortaya koymak ve örnek olarak göstermek zorundayız ve bu, biz komünarlar için bir özenti adeti yerine getirmek değildir. Bu küçük değerleri yaratabilir ve kuşanabilirsek, başka bir şekilde kazanamayacağımız ve hiçbir güç karşısında kırılmaz, bükülmez ve yok edilemez muazzam bir mücadele gücüyle donanmış olacağız.
Kitlelerdeki cennet hayali, komün toplumudur
Yeni bir toplumu aramak, yeni bir yaşamı ve yeni insanı yaratmak ve bunun gereğini bilincimize kazımak, bunun için büyük arayışlara ve yoğunlaşma içine girmek sanıldığı gibi yalnız gelecek arayışı değildir. İnanılırlık ve sahiciliğimizin somutlanması olarak, şimdiye kadar hep aldatılmış milyonlara güven ve kendi güçlerinin bilincine kavuşmaları için asıl bugün bunlara daha çok ihtiyacımız var. Eskiyi nefretle reddedip, ezip, kırıp, dağıtmak, paramparça etmek için proletaryanın ve milyonların gücüne ihtiyaç var ve yeni toplum ancak onların eseri olacaktır. Halk yığınları yeni bir toplum bilinci bir yana, hayalini dahi unutsalar, yanılsamalı olarak bilinçlerinin derinlerine kazıdıkları cennet beklentisi gerçek yaşamda kaybettikleri dayanışmacı yaşam ortaklığı tam adıyla komün toplumudur.
Bizleri bugünkü kavgaya iten en büyük itici güç yukardaki değerlerdir. Ama hayalci değiliz ve bu ateş çemberinde hemen bugünden yarına kendimize özgür alanlar yaratarak ütopyalarımıza kavuşamayacağımızın bilincindeyiz. Ancak her koşulda geleceğin özgür toplumunu ve insanlarının nasıl olması gerektiğini, bugünkü sert savaş koşullarında bile kendi içimizde yaratmak ve yaşatmak için azami çabayı göstererek küçük örnekler oluşturarak bile topluma örnek olmaya mecburuz. Sosyalizmin temsilcileri, devrimciler olarak büyük bir bilinçlenmeyi yakalamak, cesaret ve atılganlıkla mücadeleye sarılan, fedakar ruhu en yüksek düzeyde temsil eden ve hiçbir karşılık beklemeden halkın çıkarlarına hizmet eden, maddi müşevikler ve meta tüketme kültüründen nefret eden, makam, mevki, kariyer vb. burjuva toplumsal hastalıklarına tenezzül etmek bir yana büyüdükçe küçülen, ideallerine kopmaz bağlarla bağlı kadın ve erkek dava insanları olarak örnek olabilmeliyiz. Komünarlar için en yüksek mertebe ve makam dava yoldaşlığımızdır.
Bizler ya örgütlü, örgütlenerek özgürleşmiş, kendini dönüştürmüş yoldaşlar topluluğuyuz ve sınıflı toplumun hastalıklarını yenmişizdir yada bunu başaramayıp, eskiyi yeni kabuklar içinde ve daha güçlü olarak yaşatıyoruzdur. 'Yeni' olana yapacağımız en büyük kötülük hatta ihanet bu olur. ''Biz yola koyulalım gerisi kendiliğinden gelir'' demek baştan sona çok kötü bir biçimde düzene teslim olmaktır. Evet biz eskiyi yıkmak için ve bu yolda yürürken her an, her saniye, her adımda yeni bir yaşam için savaştığımızı unutmayacağız. Biz kendimize yenilik ve özgürlük toplumunun temsilcileriyiz diyorsak, cismimizde de bu yeninin en güzel örneklerini temsil düzeyinde olmalıdır..
En büyük düşman; İçimizdeki düzen
Devrimci ortamımızda eskiden kurtulup devrimcileşmeye, eskiyi öldürüp yeniyi yaratmaya kendimizden başlayacağız. Düzenle başedebilmek ve sonuna kadar gidebilmek için kendimizle mücadeleyi başa alıyoruz. Devrimci bir konumu ve devrimci bir yaşamı kendimizde kazanır veya kaybederiz, burası esastır. Kendimizde yeni ve devrimci bir muhteva kazanamazsak toplumda hiç kazanamayız. Kendimizle başlamak zorundayız, bir karara varmışsak, bu gemiye binmişsek, kendimizle uğraşmak, kendimizi değiştirmek zorundayız. Her aşamada, kollektif yaşamımızın her dakikasında, kendimizi değiştirmek, geliştirmek kendimizdeki, kişiliğimizdeki düzeni öldürmek zorundayız. Devrimcilik ve militanlık ''ol'' deyince olup bitmiyor. Bir makinaya bile sürekli bakım yapılmazsa, bir müddet sonra teklemeye giderek işlevsizleşmeye başlar. Makinalar kadar bile kendisine zaman ayırmayan, kendisine bakmayan, kendisiyle mücadeleyi ciddiye almayan yoldaşlarmız var, hem de çok var. Makina bile bakmayınca çalışmıyorsa kendisine bakmayan bir militanın durumunu siz düşünün. Kendisini sürekli ve sistemli olarak geliştirmeyen bir militan geriler, kendisi fark etmeden geriler. Kendisini tekrar etmeye, olaylara müdahale edip yön vermekten, yaratıcı eylemcilikten idareciliğe doğru kaymaya başlar ve bir defa kayma başladığında nerede duracağı belli olmaz. Bir bakarsın dibe yuvarlanılmıştır. Sayıları binlerce, onbinlerce olan etrafımızdaki "eski devrimciler" bu kayma sonucu düzene yuvarlananlardır.
Bir defa devrimci olmak yetmez, yaratıcı ve büyüyen bir mücadele çizgisini kazanmak esastır. Devrimciliğe adım atmak yetmez aslolan devrimci kalabilmektir. Düzene yuvarlanmadan devrimci kalabilmek, düşmeden büyüyebilmenin tek yolu siyasal bilinç, ideolojik sağlamlık, örgütlü mücadele, kollektif yoldaşça yaşam düzeyini yakalamaktır. Bir davaya, büyük bir mücadeleye atılmış kadrolar için, ideolojik sağlamlık ve politik gelişkinlik dışında yenilenmek mümkün değildir. Burada tembellik, burada küçük burjuva vurdumduymazlığı ve rahatlığı, konformizm öldürücüdür. Burada daha kötü bir hastalık fark etmeden başlar. Kendi kendisiyle uzlaşma, kendisine kıyamama, kendine acıma, zora gelememe başlamıştır. Kendi kendisiyle uzlaşma yani, adım adım yaşamda, ideolojide, örgütte, siyasette uzlaşmaya, militan kavgacılıktan kopmaya ve giderek düzenle ve düşmanla uzlaşmaya kadar gider.
Burjuva toplumu ve ilişki biçimleri çok sahte ve yanıltıcıdır. Bu toplumda biri ile ilişkilenmek, birine yardımcı olmak mutlak karşılıklılık üzerine oturur. ''Ben sana, sen bana ne verdin, ne kadar verdin'' ilişkisidir. Burada çok sözü edilen, çok değer verilen tüm ilişkiler karşılıklı faydalanmak ve çıkar ilişkileri üzerinden yürür. Arkadaşlık, hemşehrilik, akrabalık, aile ve kanbağı ilişkileri devrimci ortamlar için çok geri ilişkilerdir. Demokratik, geliştiren, yükselten değil, burjuva topluma, düzen yaşamına çeken ilişkilerdir. Bir devrimci tüm bu ilişiki biçimlerini şiddetle reddetmeli asla bu tür geri ilişkileri devrimci ortamımıza taşımamalı, taşımak isteyenlerle de kararlıkla mücadele etmelidir. Bizim kabul edebileceğimiz tek ilişki biçimi devrimci yoldaşlık ilişkileridir. En tehlikelisi devrimci yoldaşlığı ahbaplık, arkadaşlık, kanbağı vb. geri ilişkilerle karıştırmaktır ve devrimci ortamlarda çokça yapılan ve yaşanan da budur. Davamızın üzerinde hiçbir değer yoktur ve bizim ilişkimiz dava insanları arasındaki ilişkidir.
Ahbaplık, arkadaşlık, akrabalık ilişkileri içinde, düzeni hoşgören, tolerans tanıyan, sahte ilişki biçimlerini, birbirini kayırmayı, birbirini idare etmeyi taşır. Bunları yaşıyor, yaşatıyor bunlara tahammül ediyorsak, bizler bırakın dava insanları ve savaşçılar topluluğu olmayı, ancak günü kurtaran devrimcilik görüntüsünde kendini yaşatanlar topluluğu oluruz. Biz ya profesyonelce davranan, ilkeler temelinde yaşayan, kadın ve erkek savaşçılar topluluğu veya düzeni yaşayan sahte solcular topluluğuyuzdur, ortası yoktur.
Devrimci ortamımızı kırıp geçiren ve tasfiyeye yol açan esas hastalıklar bunlardır. Bu hastalıkları devrimci ortamımızdan ve örgütlü yaşamlardan tasfiye etmek için belirli çabalar gösterdik ve az çok yol aldık ama daha almamız gereken çok mesafe var. Bulunduğumuz her alanda, her düzeyde, her gün mücadelemizde yenilikler yaratamıyor, sıçrama yapamıyor güçlü, propogandacılar, örgütçüler, ajitatörler çıkaramıyor ve bu yönde kendimizi aşamıyorsak, biz idareciyizdir. Bu toprakların büyük birikimini, kültürünü, değerlerini yeniden ve devrimci temellerde üreten ürünler veremiyorsak, hala sıradanlığı aşamadığımızı gösterir. Yaratıcılık, büyüme, devrimcileşme büyük emek ürünleri ortaya çıkararak olur ve herkesin saygı duyduğu, değerini kabul ettiği eserler ile olur. Bunlar yoksa yaratıcılık ve devrimcileşme eksiktir ve biz daha geri ilişkileri kabul edemeyiz.
Devrimcilik büyük bir bilinç sıçramasıdır. Bilme ve yapma işidir. Ama aynı zamanda büyük bir ruhsal yücelme, tüketim toplumunun kanser gibi yayılmış ve uyuşturucu benzeri bağımlılıklarından kopma, bütün toplumun acımasızca birbirini ezerek koştuğu tüm değerlere sırt çevirebilme, bu toplumun yüksekte ve önemli gördüğü herşeyi reddetmek durumudur. Bu düzene ve düzenin sunduğu yaşam ve olanaklara bağlı bu düzenin değerleriyle yoğrulmuş bir kişi asla devrimci olamaz. Yaşamda devrimci bir duruş ve tarzı yaratmayan ve bunu başaramayanlar bu düzenle bütünleşmekten kurtulamaz.
Devrimci mücadele yüksek bir bilinç gerektirir ama asla karmaşık, ulaşılmaz, anlaşılmaz değildir. Gerçekten sosyalizm ve toplumsallık basit, kolay anlaşılır bir sadeliktedir. Karmaşa, bilinemezlik, komplolar, kirli sırlar, kangrenleşmiş halde burjuva düzenlerindedir. Sosyalizm, aleniyet ve apaçıklıktır.
Yüzbinleri atağa kaldırmaya hazırlanıyoruz.
Dünya devrim mücadeleleri saygı duyulan, örnek alınan liderler ve eserlerle doludur. Mücadelemizin düzeyini neyle ölçeceğiz, ölçü aletlerimiz bizim değerler dünyamızı belirler. Cüceler arasında herkes kendisini büyük, biraz farklı olansa, en büyük sanır. Devrimci ortamımız, teorik düzey, ideolojik, politik, örgütsel yetenek ve savaşçı düzey olarak her anlamda, çok gerilere savruldu. 1960 ve 70'lerin devrimciliği yeni, genç, tecrübesiz olmasına rağmen İbrahimlerin, Deniz ve Mahirlerin şahsında, kendi döneminde çığır açan, örnek olan, teorik, siyasal, örgütsel, kültürel ve yaşamlarıyla büyük sıçrayışlar yarattılar. Onların yarattığı sıçrayışlar ve atılımlar hala aşılamamıştır. Onlar yepyeni örgütler kurarak, yepyeni görüşlerle ve görüşlerinin arkasına yaşamlarını koyarak çıktılar. Bütün bunları 20'li yaşlarda yaptılar. Bir de bugünün 20'li yaşlardaki genç devrimcilerine bakalım. Yeni teorik, ideolojik, örgütsel ve pratik sıçrayışlar bir yana, mevcut ortalamacı, geri solculuğun faaliyetlerinden ve eylemliliğinden memnun, itirazsız, itaatkar, taraftarlar durumundalar. Bölge, Türkiye, Kürdistan alev alev yanarken bu genç devrimci ve militanların kılı bile kıpırdamıyor. Dünya yanarken bunlar bir tutam otları bile yanmıyor gibi davranıyor. Yoksa yerinde duramaz, itiraz eder, ortalığı allak bullak eder, isyan eder. Duyarsız, reformist örgüt ve çevrelerin uysal medeni takipçileri durumundalar. Böyle gençlik olmaz, böyle devrimcilik hiç olmaz. Bunlara itiraz ediyor, bütün bu geri anlayışlarla mücadele sürdürüyoruz. Daha yüksek sesle ve daha sert biçimde ve üzerine giderek çatışmaktan çekinmemeliyiz. Bugünkü kıran kırana savaş ortamlarında oportünizmi alt etmeden oportünizmi ezmeden düşman karşısında tutunamayız. Bir dönemdir ilişki biçimlerimizde ve çalışma tarzımızda yükselen bir düzey tutturduk. Ancak kollektif eylem yeteneği ve profesyonelleşme düzeyimiz hala geridir. Durumumuz mevcut sol ortamlardan oldukça ileridir ve bizi buraya taşımıştır ama artık bu tarz, tempo ve ilişkiler yetmez ve bizi ilerletemez. Hedeflediğimiz büyük görevlere bu tarz ve tempo ile ulaşamayız. Bütün biriktirdiklerimiz, örgütlü güçlerimiz, yoldaşlaşma düzeyimiz, militan savaşçı niteliğimiz sınırlı bir gelişkinlik kazanmıştır ama daha ilerisi için yetmez. Yürüyeceğimiz yolda yapımızı ve savaş düzeyimizi geri çeken saptıran hiçbir anlayışa ve unsura tahammül gösteremeyiz. Birliğimiz, örgütlülüğümüz, militanlığımız sağlam ve çelik gibi olmazsa eziliriz.
Yüzlerle, artık binlerle diyebileceğimiz bir birikimi oluşturabildik. Tereddütsüz onbinleri ve yüzbinleri ayağa kaldırmanın hazırlığı içindeyiz. Tüm militan topluluğumuz, kadro adaylarımız, sempatizanlarımız ve bize güvenen çevre ilişkilerimiz kendilerini bu zor zamanda bu yeni ölçü ve hedeflere göre hazırlamak ve yeniden yaratmak durumundadır. Yüzyılık geçmiş birikimimizi doğru sahiplenir, dönemin militan savaşçılığının hizmetine koyabilirsek Türkiye devrimini bir üst düzeye, yeni bir eşiğe sıçratabiliriz. Oportünist ve reformistlerin herşeyin bittiğini sandığı dönemler, düzenin kriz ve kaos dönemleri en büyük devrimci sıçrama dönemleridir. Düzen solcuları ve reformcu solculuk kaçacak delik arayabilir, azgın faşizm karşısında dizlerinin bağı çözülebilir, bütün bunlar bizim için devrimci bilincimizi, devrimci heyecanımızı en yüksek seviyeye çıkararak büyük halk savaşına hazırlanma azmimizi büyütmektedir.
Özeleştirimizdir: Daha hızlı koşacağız.
Bir yılda kendisi küçük ama gelecek için büyük bir adım attık. Yeni bir anlayışla devrimci bir mevzi oluşturduk ve çeşitli alanlarda bazı mesafeler aldık. Aldığımız mesafeleri küçümsemiyoruz ama daha ilerde olmak zorundayız. AKP-IŞİD faşizminin halklarımıza yönelik kanlı faşist saldırılarına cevap veremememiz devrimci hareketin geneli için ağır bir sorumluluksa bizim için daha büyük bir sorumluluktur. Zira bu ve benzeri saldırıların geleceğini herkesten önce dillendiriyorduk, gevezeler değil de devrimciysek görevlerimizi yapmak zorundayız ve yerine getirilmeyen her görev ciddi bir özeleştiriyi gerektirir. Büyük özeleştiri veriyoruz, kan revan içindeki Türkiye işçi sınıfının, emekçilerinin ve ezilenlerinin haklarını daha güçlü savunacak, beklentilerine cevap olacağız. Dostlarımızada, düşmanlarımıza da bu ülkede devrimcilerden ümit kesilmeyeceğini ve devrimcilerin tükenmediğini ispat edeceğiz.
Doğru ve devrimci bir zeminde konumlanarak mücadele arenasına çıkacak hazırlıklarımızı tamamlıyoruz. Çok ağır hata ve yanlışlar yapmazsak büyüyebilecek bir eşik yakalanmıştır. Asıl sorunumuz mücadelemize yönelecek ilgiyi ve saldırıları karşılayabilecek düzeyi yakalamaktır. Hem içerden hem dışardan hem düşmandan hem sol içi oportünist, uzlaşmacı düzen içi eğilimlerden gelen çok yönlü saldırılara hazırlıklı olmak zorundayız. Bunun için tek olanağımız kendi kendimize yüklenmektir. Mevcut örgütlülüğümüzü hızla daha da güçlendirerek daha büyük kuvvetleri örgütleyen, yönlendiren, sevk ve idare eden bir düzeye yükseltmemiz gerekiyor. Bunun içinde her kadromuz ve militanımız kendi kendisini bu büyük davanın mücadelesinin bilinçli, örgütlü, düşman saldırılarına karşı ustalaşmış, kitleleri kazanmayı bilen öncü kurmaylar olarak hazırlaması gerekiyor.
Bir adım yetmez ve olduğumuz yerde duramayız, hızlanmak ve kendimizi tekrardan sıyırmak, devrimci yaratıcı düzeyi yakalamak zorundayız. Kendini tekrar, eskiyi yaratır ve eskime, yeni olamadan eskime, devrimci hareketin görünmez hastalığıdır. Eskimenin açtığı en büyük yara asabiyenin yitirilmesidir. Devrimci hareketimiz malesef asabiyesini yitirmiştir ve bir tür burjuva konformizmi, kendiliğindenciliğe teslimiyet olan her tür gericilikle uzlaşma ve her tür olumsuzluğu kolayca kabul, mazeretçilik bütün ortamımızı kasıp kavurmaktadır. Tarihçi ve ilk büyük materyalist İbn-i Haldun asabiyeyi bir toplumun yaşama ve var olma gücü olarak alır ve asabiyesini kaybeden toplumların çökmeye mahkum olduğunu anlatır.
Küçük bir adım attık, bu bizim eskiden kopma ve yeniyi yaratma azmimizi ve irademizi gösterir. Attığımız adımın diğer bir boyutu da yeni ve devrimci bir tarzı yaratma, yaşamda ve ilişkilerde devrimcileşme çabalarımız asabiyemizi koruduğumuzu gösterir. Bunları tamamlayan ve aşan ise devrimci bir hatta kararlıca konumlanmamızdır. Artıları ve kazanımları büyüdüğü oranda devrimcilik mütevaziliği elden bırakmaz ve var olanla yetinmez daha ileriyi kazanmak için yeniden büyük kavgaları planlar, hazırlıklarına girişir. Kibir, böbürlenme ve başarılardan sarhoşlanmak en geri burjuva hastalığıdır.
Toplumsal çürümenin panzehiri: Mücadeledir
Bugün mücadelemizi kötürümleştiren yalnızca azgın faşist saldırganlık değil asıl hastalık devrimci güçlerdeki ideolojik kötürümleşme ve toplumdaki çürümedir. Bu çürümeden de öte bir durumdur. Bu iki hastalık birbirini besliyor ve büyütüyor. İdeolojik pelteleşme toplumsal pelteleşmeyi, toplumsal çürüme siyasi muhalifleri ideolojisizleştiriyor. Tam tersi olması gerekirken toplum tortulaşırken, ideolojik keskinleşmeden başka bir yöntemle bu çöplükten çıkamaz devrimcileşmezsek bu çöplükte boğuluruz.
Bugünkü toplumu ve toplumsal olarak yuvarlandığımız kirlenme, kanser gibi bir şeydir ve her şeyi içine alıp kendine benzetip, tüm sağlıklı dokuları yutmaktadır. Gericiliğin alçaklığın her biçimini gördük ve yaşadık ama bugünkünün benzeri bir durumu hiç yaşamadık. Bu topraklarda her türlü zorbalık yaşandı, zulüm buz kesti, hile, şantaj, siyasi ve ekonomik düzenbazlık, sömürü, soygun yabancımız değildir. Yalan, riya, ikiyüzlülük, hırsızlık... Hakim kültür ve siyaset bütün bunlarla iç içe oldu. Ama bütün bunlar bir biçimde örtülü, bir biçimde kapalı kapılar ardında, kitabına uydurmaya dikkat ederek, toplumdan gizlenerek, bir toplumun varolduğu, bir toplumsallıktan çekinerek, ve toplumun bunları kabul etmeyeceği düşünülerek bir ölçü gözetilerek yapıldı. Siyasette, rekabette, ekonomik ilişkiler de göstermelikte olsa belli kurallar gözetilmeye çalışıldı. Bugün bütün bunlar gereksiz ve angarya durumundadır. Perde yırtılmış bütün pislikler başımızdan aşağı boca edilmiştir. İnsan yalnız maddi şeylere isyan etmez. En büyük isyan insan onuruna saldırıya karşı olmak zorundadır. Göz önündeki alçaklıklar, hırsızlıklar, canilikler insan olarak hepimizin onuruna saldırılardır. Zalimlik, zorbalık, hoyratlık, alçaklık, rüşvet, kayırma, gücün arsızlığı her türlü rezillik açıktan yüzümüze karşı yapılıyor. Siyasetçi, bakan, başbakan, cumhurbaşkanı, general, polis şefi, diplomat, patron, müsteşar, müteahhit vb. her gün televizyonlardan yüzümüze tükürüyor, tükürmekten beter hakaret ediyor, aşağılıyor, tehdit ediyor. Öfke yok, itiraz yok, isyan yok. Bu hayvanlaşmadan beter bir aşağılanmadır. Aynı şeyler hangi hayvan topluluğunda yaşansa, bir yere kadar tahammül eder, bir noktadan sonra tırmalar, ısırır, saldırıya geçer karşı koyar. Türkiye, Türkiye halkları, kadınları, erkekleri, gençleri, aydınları bütün toplum bu hasletleri yitirmişler.
Devrimcilik, adına uygun bir devrimcilikse, Türkiye gibi bir toplumda muazzam bir ateşleyicidir, kışkırtıcı, patlayıcı, yıkıcı bir madde gibidir, böyle olmak zorundadır yoksa çok ciddi bir eksiklik, yamulma, sapma vardır. Bu toplum, toplum olmaktan çıkmış, gücün, zorbalığın, paranın hükümran olduğu hak ve adaletin ırzına geçildiği, emeğin ve emekçinin köleden bile değersiz hale geldiği bir durumdadır. Devrimcilik her tarafından kan ve irin akan pislik deposuna dönmüş bu düzeni ve kirli gerçeğini patlatıp deşifre etmek, bu ahlaksızlar saltanatını, emekçi yığınlar nezdinde teşhir etmek zorundadır. Zaten her biri birbirinden beter skandallar, hırsızlıklar, arsızlıklar kendiliğinden patlıyor, pislikler tüm toplumu çürütüyor. Bütün toplumu ve yaşamı pis kokular sardığı için toplum hiçbir şey duymaz haldedir, adeta canlı cenazeye dönmüştür. Devrimcilik bu toplumda ve bu gerçekler karşısında etkisizse dönüp sadece kendimize bakmak zorundayız. Devrimcilik çaresizlik, müzmin muhaliflik, zavallı şikayetçilik değildir.
Kendisine devrimciyim diyen herkes bu kirli düzenle savaşmayı ve kitleleri bu kirli düzenin karşısına dikmeyi başarmak zorundadır. Bu düzene karşı halkı örgütlemeyi, savaştırmak için gereken stratejiyi ve taktikleri hızla öğrenmek ve yeni genç devrimci kuşaga öğretmek zorundadır. Bu toplumda savaşmazsak tükeniriz. Savaşmanın yolu örgütlenmekten geçer, örgütsüz savaşmak imkansızdır. Bizim birinci görevimiz hızla,sağlam bir savaş örgütünü yaratmaktır. Bu devletle ve azgın gerici faşist odaklarla savaşabilecek, örgütü ve kadrolarını yaratmaktır.
Tayyip, avanesi ve devlet çeteleri içerde olduğundan daha fazla ve daha büyük suçları dışarda işlemektedir. İçerde halkımıza kan kustururken bundan daha büyük suçları diğer halklara karşı da işlemektedir. Dünyada en kirli ve halk düşmanı iktidarlarla, Türk egemenleri şimdiki Tayyipler gibi onlarla ortaktır. Suriye'de dökülen her damla kanın birinci dereceden suçlusu Tayyip ve Türk güvenlik aygıtlarıdır. Suriye'de kimyasal silahlarla işlenen suçlarda da Tayyip'in eli vardır. Tayyip ve suç ortaklarından bunların hesabını da partimiz ve devrimciler soracaktır. Uluslararası emperyalistlerin adına "adalet divanı" dedikleri kurumlar Tayyipleri yargılamaz, zaten en başta da onların adaletleri yoktur. Yargılayacak olsalar en başta kendi hükümetlerinden başlamak zorundalar. Dünyadaki tüm kimyasal, biyolojik, teknolojik öldürme ve soykırım silahlarını üretenler, satanlar ve halklara karşı kullananlar bu modern batılılar denilen emperyalistlerdir. Bunlardan adalet bekleyen ölü gözünden yaş bekliyordur. Ne içerde ne dışarda Tayyip ve etrafındaki sermaye ve devlet çetelerini yargılayacak bir güç yoktur. ''Yok, Tayyipler adalet divanında, uluslararası mahkemelerde yargılanacak, yok modern Türkiye Tayyiplere mahkum değildir'' vb. palavralar ne yazıkki daha çokta soldan ve sol adına dillendiriliyor. Bunların hepsi liberal, reformist, oportünistlerin uydurmaları ve kitleleri sahte umutlarla uyutmalarıdır. Tayyip ve çeteleri yıkılacaksa ancak devrimciler ve halk güçleri tarafından yıkılacaktır, yıkılacak ve er veya geç mutlaka yargılanacaktır.
Grupçuluk içimize sızmış mülkiyetçi burjuva ideolojisidir.
Bugün devrimcilerin kitlelerle daha net olarak bu düzene karşı muhalif olan kitlelerle buluşmasının önündeki en büyük engel grupçuluktur. Muhalif kitlelerle buluşmamızın, az çok etrafımıza kitle toplamanın, kitlelere güven vermenin tek yolu da grupçuluğun ve grup rekabetçiliğinin aşılmasıdır. Grupçuluğu yenmeden, grupçulukla hesaplaşmadan kitlelerle buluşamayız. Grupçuluğu yenmek için ise önce grupçuluğun ne olduğunun anlaşılması gerekir. Herkes etrafına baktığında birbirinden sekter ve sımsıkı grupçu mantığa sahip gruplarla karşılaşıyor ama kimse aynaya bakmıyor, kimse kendine bakmıyor, herkes grupçuluğu kendi dışında sanıyor. En taş gibi grup kendisi ve grupçuluk en çok kendisini boğuyor, ama farkında değil.
Başkan Mao onbir çeşit liberalizm sayar ve onbirinci çeşidini kendi kendine liberalizm olarak söyler ve bunu liberalizmin en tehlikeli biçimi olarak görür. Bunun gibi binbir çeşit grupçuluk vardır ve en tehlikelisi kendinde grupçuluktur. Grupçuluğa karşı mücadele hem çok kolay hemde çok zordur. Çok kolaydır, zaten her tarafı sarmıştır ve devrimci ortamlar grupçuluktan nefes alamaz durumdadır ve herkes grupçuluğa lanet okumaktadır. Çok zordur çünkü, grupçuluktan yakınanlar en bağnaz grupçulardır. Kendinde grupçuluğa herkes kördür.
Grupçuluk ne güç toplayabilir ne kitlelere güven verebilir, yıllarca da bu durum sabit kalmıştır. Herkes birbirinden grupçu olduğu için grupçuluk yenilemez ve yenilmedikçe güçlenir. Grupçuluk ancak kendinde yenilir, kendinde grupçuluğu yenen dışındaki grupçulukla da mücadeleye başlayabilir. Bir hastalığı kendinde yenemeyen başkasında yenmek bir yana dursun bunu etrafına da yayar. Grupçulukla mücadelede, başarının kanunu budur. Özetle grupçuluk devrimci hareketimize sızmış burjuva ideolojilerinin tümüdür, içimizdeki düzendir ve düzenle olan ideolojik mücadelemizin her boyutunda bu benmerkezcilik ve mülkiyetçilikle mücadelemiz kesintisiz sürmek zorundadır. Ve biz bir adım atarak bu illeti kendi ortamımızdan kovduk.
Gruplar halinde tarikatlaşma, bir nevi yeni tür mesihçilik, grupçu kör rekabetçilik, boş iddiacılık ve kendini tekrar tüm devrimci ortamı kasıp kavurmakta ve derin ve ince bir tasfiyeciliği hakim kılmaktadır. Biz attığımız bu küçük adımla bu büyük beladan kendimizi kurtarmak ve sonra bu burjuva mülkiyetçi ve tasfiyeci hastalığı tüm devrimci ortamdan kovmak için sonuna kadar kesintisiz ideolojik, kültürel bir savaş yürütmek zorunda olduğumuzun bilincindeyiz
Tüm militan devrimcileri özgüvenle DKP'ye çağırıyoruz
Kendimiz için küçük ama şimdiden kazanımlarıyla tarihsel bir anlam yaratan adımlarımızı, bütün militanlarımız, sempatizanlarımız, dost devrimci güçlere, işçi sınıfımız ve emekçi halkımıza bildiririz. PDKÖ (Proletaryanın Devrimci Kurtuluş Örgütü (TKKKÖ'nün ardılı) ve TDP (Türkiye Devrim Partisi) olarak bir birlik fikri taşıyorduk. Sade ve net olarak devrim fikri, devrim için mücadeleyi büyütme mantığına oturan bir birlik fikri ile yola çıktık. (Başlarken MLSPB'li yoldaşlarımızda bizimle birlikteydi ve üç ayak üzerinde yükselmeyi hedefledik. Ama birlik ufkumuzu mevcutlarla sınırlamadık. Bir dönem sonra MLSPB geri çekildi ama biz yoldaşlarımızı kendi verdikleri bilgiler doğrultusunda mücadelede yoldaşlaşmak için hala bekliyoruz.) İnandığımız doğrultuda adım attık ve sonuç aldık. İdeolojik, politik, örgütsel ve moral olarak güçlendik. Şimdi daha güçlü ve daha cüretliyiz. Bu azgın faşist düşmanla savaşabilir durumdayız, asıl önemli olan ise kitleleri bu savaşa çekebiliriz.
Birliğimiz için bir yoldaşımızın çok anlamlı değelendirmesini paylaşmak istiyorum. "TDP ve PDKÖ olarak kendimizi eritip büyük devrim tarlamıza tohum olarak ektik" Tohumlar henüz filiz halinde ama ürün hem daha gür hem daha gürbüz. Biz bu tarlayı tüm varlığımız ve gücümüzle büyütmek ve büyük devrim örgütüne dönüştürmek için son ferdimize kadar çalışacağız. Burada büyüyeceğiz, burada güçleneceğiz ve buradan bütün gücümüzle emperyalizmin ve faşizmin kalelerini döveceğiz. Bu alan bugüne gelen mücadelemizin ve tarihimizin birikimidir. Biz bu alanı varlık yokluk derecesinde önemsiyoruz. Ama asla bulunduğumuz noktayı amaçlaştırmıyor ve bununla yetinmiyoruz. Devrim mücadelesi içinde olan başka bir devrimci örgüt, parti, çevre hatta tek başına devrimci mücadeleden kopmayan tek bir devrimci bile bize daha büyük, daha güçlü proletaryanın ve ezilen emekçi yığınların davasını omuzlayabilen daha gelişkin bir alan gösteriyorsa bir an, bir saniye kaybetmeden, devrimin ve halkın çıkarları için hemen onunla birleşmeye, ona katılmaya, onun içinde erimeye hazırız. Bunu bir propoganda olarak değil, güçlü bir inanç ve özgüvenle tüm devrimci güçlere ve kamuoyuna ilan ediyoruz.
Biz büyük bir özgüvenle tüm devrimci grup ve çevrelere iki somut öneriyi birden sunuyor ve bir tartışmayı açıyoruz. Birincisi, DKP bir birlikten öte, Türkiye devriminin güçlenip ileri akacağı bir mevzi, küçük ama sağlam bir devrim mevzisi yarattığımızı söylüyoruz. Kendimizdeki grupçuluğun mezarını kazdık kendimizi bundan azat ettik ve yeni bir grup değil nitelik bir sıçrama yarattık. İkincisi ise, yukarı da nasıl cesaret ve özgüvenle bizi çağıracak daha ileri mevzilere koşmaya hazır olduğumuzu ilan ettiysek aynı cesaret ve özgüvenle dışımızdaki tüm devrimci güçleri tek tek bireyler dahil bize güç vermeye DKP'yi Türkiye ve bölge devriminin öncü gücü, enternasyonalist, halklar cephesinin öcüsü yapmaya çağırıyoruz.
Tekrarla kamuoyu önünde ilan ediyoruz. Herkesi DKP'ye çağırdığımız güç ve samimiyetle, bizi davet edecek daha ileri bir savaş mevzisine de katılmaya hazırız. Bunu bir defa yaptık tekrar yapabiliriz, yeterki bizi ve devrim davamızı büyütmeye, sıçratmaya hizmet etsin. Çok kısa zamanda binlerce devrim şehidimizin mirasından güç alan büyük devrimci savaş örgütünü yaratabilir ve düşmanın karşısına daha güçlü olarak dikilebiliriz.
Kopuş, Kavga ve Önderleşme
Biz bir kopuş sürecinden geçiyoruz ve bunu doğru olarak tüm boyutlarıyla kavramak durumundayız. Uzun yıllara yayılan düşük düzey solculuk devrimci hareketin saflarına çok güçlü ve derin burjuva düzen ilişkileri, kültürü ve yaşam alışkanlıklarını taşımıştır. Bu doğa kanunu gibidir; sen düzeni değiştiremezsen düzen seni kendine benzetir. Devrimci hareketin en büyük ve derin hastalığı düzen ilişkilerini ve değerlerini kendi içinde taşıması ve yaşatmasıdır. Daha tehlikeli olan ise bunun farkında olmaması veya bunların kanıksanır hale gelmesidir. Devrimci hareket kendi içindeki düzeni yenmeden düzene fiske bile vuramaz.
Türkiye devrimci hareketinde bürokratik, ültimatomcu, yukarıdan ve yabancılaştırıcı bir tarz hakim ve bu bizleri de ciddi olarak etkiliyor. Bu ve benzeri devrimci olmayan burjuva örgüt ve siyaset alışkanlıkları sadece tasfiyecilik doğurur. Nitekim devrimci harekette güçlü ve kaba bir tasfiyecilik ve aynı sorunlardan çok tahripkar ve tehlikeli bir iç tasfiyecilik yaşanıyor. Devrimci mücadele için örgütlere gelen genç kadrolar, buralarda örgütsel ve siyasal bürokratik dayatmalarla karşılaşarak bir, iki yıl içinde ağır bir moral çöküntüsüyle düzene dönüyorlar. Bürokratizm ve dayatmacılık kaba bir sekterlik olarak asıl tehlikeli boyutta kitlelere karşı kulanılıyor en tehlikeli ve ihanet boyutundaki hastalık budur. Büyük bedellere rağmen devrimci hareketin halk yığınları içinde kök salamamasının, tersine yaşanan ağır tecritin asıl nedeni sekterliktir. Sekterler bastıkları yerde ot bitirmez etrafı kuruturlar. İçimizde dışımızda gördüğümüz her alanda ve sekterliğin her biçimini ezmek için elimizden gelen tüm çabayı göstermek, sekterizme karşı her cephede savaş açmak en büyük görevimizdir.
Devrim mücadelesinin ve örgütlülüğün olmazsa olmazı mücadeledir. Mücadele olmadan ve bedeller ödenmeden hiçbir büyük dava kazanılamaz ve kazanılmamıştır. Denize girmeden yüzme öğrenilmediği nasıl bir gerçeklikse kavgaya girmeden büyüme ve güçlenme gerçekleşemez.
Nasıl bir kurtlar arenasının bizi beklediğinin bilincindeyiz. Hazırlıklarımızı tamamlıyoruz. Örgütlenme, eğitim, kadrolaşma, kitlelere uzanma, düşmanın karşısına dikilerek dövüşmeye cesaret etmek... Tuzaklar, ihanetler,pusular, kalleşlikler, çatışmalar, hapishaneler ve ölümler bizi bekliyor. Bu zor ve büyük kavgaya yüksek ve güçlü bir örgüt bilinci yaratamadan girersek kaybederiz. Bütün badirelere ve beklenmedik darbelere hazır ve bunları karşılayabilecek bir örgütlenme yaratamazsak bir dönem sonra kayıplar başlar ve devrim savaşında kayıplar kaçınılmazdır. Güçlü bir örgütümüz, kuvvetli bir örgütllük bilincimiz ve sımsıkı savaşçı yoldaşlık bilinciyle kenetlenmiş kadrolarımız varsa her kayıp bizi ve devrim davamızı daha da güçlendirir. Düşman bizden bir koparırsa halktan beş misli yeni savaşçı saflarımızı doldurmak için örgütümüze akar. Doğru yerde, doğru ve devrimci bir tarzda durmayı ve vurmayı bilen bir örgütü yaratmışsak, düşmanın her saldırısı bizi büyüten bir kaldıraca dönüşür.
Çok sert bir savaş alanına, fırtına, rüzgar, ateş ve beklenmedik saldırılar ve tehlikelerle dolu bir sahaya giriyoruz. Çok tehlikeli bir denizde oldukça derme çatma bir gemiyle yola çıkıyoruz. Burada bütün bireysellikler ölümle eş anlamdadır. Çok dikkatli, titiz, kollektif bir uyum ve sorumlulukta olmazsak bu gemi bu tehlikeli yolculuğu taşıyamaz. Buradaki en küçük bir sorumsuzluğun ve disiplinsizliğin tüm yoldaşlar topluluğunun hayatını ve davamızın geleceğini tehlikeye attığını bilmek durumundayız.
Türkiye, Kürdistan ve bölge gerçekliğimiz biz devrimcileri zorlu bir mücadeleye davet ediyor. Bu bölgede sosyalizm için savaşa yarım yamalak örgütlülüklerle ve yarım kadrolarla çıkılamaz. Bu coğrafyalarda reformist, gevşek, iradesiz örgütlenme ve kadrolarla yol alınamaz, yola bile çıkılamaz. Bize bu kanlı faşist sürülerle baş edebilecek ve onları ezecek bir militanlar ordusu ve komutanları gerekiyor.
Bize sağlam ve giderek daha güçlenen yeni türde bir sosyalist örgüt gerekiyor. Önüne çok büyük pratikler, çok ciddi ataklar, büyük görevler koyan ve tüm yapımızı ve birikimimizi sıcak bir savaşa hazılayıp,kitlelerle bütünleştirebilen bir örgüt gerekiyor. Hızla merkezileşen, savaş içinde merkezden tabana her alanda komiteleşen, komitelerini kitleler içinde derinleştirip büyüten, kitleleri mücadeleye katan, savaşçı kadrolarını geliştirerek örgütleyen, savaş gücünü yükselterek Türkiye siyasal ortamında ve toplumun nezdinde öncü bir güç olarak kendini görünür kılan bir düzey kazanmak gerekiyor.
"Devrim, şüphesiz en otoriter şeydir."
Düşmanımızı tanımak için yaptıklarına yakından bakmak son derece öğreticidir. Mustafa Suphilerin katlinden bu güne büyük bölümünü yaşayarak öğrendik. Bizden önce yaşanan techir ve soykırım boyutlarındaki suçlar insanlık tarihinin kara lekeleri olarak duruyor. Son kırk elli yılda yaşadıklarımız ise yeterince korkutucudur. Yakın zamana kadar terör ve katliamlar daha çok örgütlü ve direnen kesimlere ve en fazla onların çevrelerine karşı uygulanıyordu. Bugün herkes hedeftir ve can güvenliğinden yoksundur. Sıradan bir gösteri bombalarla kana bulanıyor, yüzbinlik şehirler tank ve top atışlarıyla yaşayanların başlarına yıkılıyor. Geçmiş korkutucuydu, yaşadıklarımız kan dondudurucudur ve gelecekte, süregiden durumda daha iyi günler beklemiyor bizi. Buna rağmen devrimci hareketimiz içinde liberal, reformcu beklentiler hiç eksik olmadı. Aksine sistemin ve devletin ezme ve terör yöntemleri azgınlaştığında refomcu, oportünist çevreler, liberal demokratik hayalleri daha fazla pompaladılar ve bugünde aynı uğursuz rollerine devam ediyorlar.
Nasıl bir düşmanla savaştığımızı daha iyi anlamak için Kürt mücadelesine bakmamız yeter. Kürt devrimci hareketi gelinen aşamada bütün taleplerini en asgari sınırlara çekmiş, mevcut sistem içinde rahatlıkla karşılanabilecek demokratik haklarını istemekle yetiniyor. Mevcut devletin sınırları içinde ve devlet iktidarına dokunmadan, Kürt halkının yaşadığı bölgelerde özerklik, yönetimlere katılma hakkı istiyor. Kürt halkının otuz yıllık süreçte kan revan içinde, onbinlerce insanınını kaybetmesine rağmen, kitlesel olarak iradesini defalarca açık olarak ortaya sermesine rağmen bu sistem bu sınırlı talepleri bile kabul etmek bir yana, toplu katliam hazırlığı yapıyor.
Türkiye'de sosyalizmi kurmak iddiasındaki örgüt ve partiler ne istiyorlar? Kürtler bu kadar mücadele ve ödedikleri bedellere rağmen sadece belirli bölgelerde yönetime katılım istiyor. Farkında veya değiller sosyalizm iddiasındaki örgüt ve partiler ise yönetime katılım, belirli bir bölgede iktidar değil, iktidarın tümünü istiyor. Kimden istiyor, Kürtleri katleden sistemden ve devletten. Hepsinin programında, mevcut semaye devletinin yıkılması ve halkın demokratik iktidarının kurulması yani iktidarın halka geçmesi, 'devrim' hedefleniyor. Ve devrim diyenlerin çoğunun ellerinde tırnak çakısı bile yok ve inatla tüm devrimci mücadele yöntemlerini reddediyorlar. Kürtlere bütün yaşananlara rağmen, kısmi ortaklık bile vermeyen bu sermaye devletinin bu kesimlere bütün iktidarı nasıl vereceğini veya kendilerinin mevcut koşullarda bu işi nasıl gerçekleştireceklerini çok merak ediyoruz. Bizlerin bilmediği ve anlamadığı, dünyada bilinmeyen yeni tür bir sihirli iktidar alma formülü bulmadılarsa, mevcut gerçekler karşısında sürdürdükleri ve hala milim sapmadan sürdürmeye devam ettikleri mücadelenin başarısına kendilerini nasıl inandırıyorlar?
Mevcut devrimci çevrelere ve onların etrafında toplanan devrimcilere bütün iyi niyetimizle soruyoruz, devrim iddianız Marksizmdeki devrim iddiası ise yani siyasal iktidarın fethi, egemen sınıfın zora dayalı diktatörlüğünü yıkmak anlamında devrimden söz edenler; Şiddet ve şiddetin en acımasız biçimlerinin hem kendilerine yönelmesini kabul etmiş hem de kendilerine yönelen şiddeti etkisiz bırakacak daha büyük bir şiddeti karşı tarafa kullanacaklarını ilan etmiş olurlar. Engels “Devrim, nüfusun bir kesiminin, diğer kesime karşı top, tüfek ve süngü kullanarak, kendi iradesini kabul ettirmesidir.” diyor. Malesef aradan geçen yüzelliden fazla yıl bu sözü onlarca kez doğrulamıştır ve tersi parlamenter rüyalar ve reformcu tüm dönüşüm beklentileri ile ağır ve kanlı hüsranlarla sonuçlanmıştır.
Programımız halkımıza onur sözümüzdür
Artık gelişkin bir program ve tüzüğe sahibiz. Aynı zamanda yön gösterici karar tasarılarımız var. Bunları günlerce tartışıp en özgür ortamlarda kendimiz ürettik. Bundan sonra bu iddialarımızın yaşamda karşılığını yaratmak kalıyor. Program, karar tasarıları ve tüm bildirge ve çağrılarımız bizim başta proletarya olmak üzere emekçi halkımıza verdiğimiz onur sözümüzdür. Tüm bildirge ve çağrılarımızda verdiğimiz sözleri yerine getirmek, sözlerimize kan ve can katmak zorundayız yoksa sahtekarlardan hiçbir farkımız kalmaz. Her bildirimiz, her çağrımız her sözümüz bizim için bir yasa gibidir. Bir bildirimiz, bir gazetemiz, bir ilanımız iş olsun diye yapılmış bir şey değil savaş çağrılarımızdır. Bunlar dahil sıradan her eylemimiz, her toplantımız, her platformumuz bu düzene karşı savaş araç ve alanlarımızdır. Her bir komitemiz, her bir toplantımız halkımızın kurtuluş umuduna hizmet eden, emperyalizme ve faşizme karşı savaş mevzilerimizdir.
Bizler geçek devrimci bir faaliyet içindeysek tek bir saniyemiz boşa geçemez, tek bir mermimiz boşa harcanamaz. Bir toplantı yapıyorsak, bir semt birimi kuruyorsak, bunlar ya gerçek bir devrim mevzisidir ya da sıradan iş olsun diye yapılan toplantılardır. Ve bunu yapanlar devrimci faaliyet değil sıradan solculuk yapan kendini bilmez oyun oynayanlar topluluğudur. İkisi arasındaki fark bize bağlıdır, araçlar onları kullananların ideolojilerine ve kadrolarına göre biçim alırlar. Buna halk dilinde; "At binicisine göre kişner " derler ve çok doğrudur.
Bizim her savaşçımız, bulunduğu yerdeki her komünar, katıldığı her ortama bilinç ve ışık taşır, mücadele ve savaş azmini güçlendirir, düşmanı korkutur, halka umut taşır, bu düzeyi kendisine düstur edinir, kendini buna göre ölçer, daha gerisini kabul etmez, geri düştüğünü hissederse çabalar, çırpınır, komünar düzeyini yakalar hatta bir adım ileri atarak yeni çıtayı kendisi çizer.
Nasıl her komünar bulunduğu her ortama bilinç ve ışık taşıyorsa komünarların her aracı, her organı her eylem ve örgütleri aynı rolü oynamak durumundadır. Bir yerde komünarlar partisinin bir komitesini kuruyorsak orada düşmanla bir savaş mevzisi açmışız demektir, daha gerisi kabul edilemez bu örgütlülük içinde sıradan solculuk yaşatılamaz. Hiç bir yerde iş olsun diye herhangi bir komite kurmayız, komite ve örgüt kurduğumuz her yeri sınıfımız için fethetmek ve halkın mevzisine dönüştürmek için komiteleşir, örgütleniriz. Kurduğumuz komite de komitenin toplantısı da, bizim için hayati derecede ciddiyet isteyen bir görevdir. Hiç bir komite toplantımız sıradan işlerin konuşulduğu, usulden toplantılar olamaz. Her birimimiz, her toplantımız, bir organ, bir araç, bir mücadele alanı ve gücüdür. Her toplantımız bu kirli düzenle bu zorba katiller sürüsüyle savaş aracı ve savaş gücümüzdür. Yaptığımız her birim, komite, alan toplantısı bu biliç ve bu kararlılıkla yapılmalıdır. Yoksa, onlarca, yüzlerce komite kurulsun, toplantılar yapılsın, on binlece, yüzbinlerce bildiri dağıtılsın, bu düzeni adım adım geriletmiyor, halk yığınlarını kavgamıza katamıyorsa hiçbir anlamı olmaz. Sadece bu katiller sürüsü, faşist güçlerin antreman yaptığı oyuncaklar oluruz.
Her komünar bu bilinci kazanmak zorundadır ama bununla yetinemez. Etrafındaki kadro adayları ve devrimci sempatizanları aynı bilinçle donatmak ve giderek kitleleri örgütleyerek bu düzeye yükseltmek zorundadır.Büyük-küçük tüm faaliyetlerimizde ya biz kazanıyoruz, halkımıza ve sınıfımıza küçük küçük güç ve olanak yaratıyor, halkın savaş mevzilerini güçlendiriyor veya boşuna taban tepiyoruz, iki kişiyi bir araya getiremiyor, örgütleyip mücadeleye katamıyoruzdur. Devrimcilik adına boşa taban tepmek, sonuçsuz çabalar büyük günahtır. Aslında boşuna çalışılmış da olmaz, halkın ve mücadelemizin kazanmadığı her an faşizm ve gericilik, halk düşmanları kazanıyordur.
AKP IŞİD'dir. Onları 70'lerden beri tanıyoruz
Devrimciler bu devletle mücadeleye yeni başlamıyor. Tarihimize baktığımızda yukarda söylenenlerden daha fazlasını buluruz. Türkiye devrimcileri ya devrim lafı etmemeli ya da devrim dediklerinde tüm bu şiddet mekanizmalarını ve geleneği karşısına alacak ve burjuvazinin acımasız beyaz terörüyle başa çıkacak biçimde hazırlanmalıdır. Türkiye’de yükselteceğimiz devrimci mücadelenin nasıl bir şiddetle, şiddetin bütün biçimleriyle karşılaşacağı 70'li ve 80'li yıllarda yaşadıklarımızla sabittir.70'li yıllar, sınıfsal, ulusal, mezhepsel, siyasi ve kültürel ne türden çelişki varsa tümünün alabildiğine şiddetli biçimde ortaya koyduğu, toplumun tüm kesimlerinin bu çelişkiler etrafında saflaşıp Türkiye sathında kıran kırana savaşa tutuştuğu yıllardır.
70'li, 80'li, 90'lı yıllar esas olarak devletin saldırdığı bizim savunmada olduğumuz koşullarda yaşananlardır. Saldırıya kalkan bir devrimin nelerle karşılaşacağını Kürdistan devriminin deneylerinden biliyoruz. Savunma durumunda olduğumuz halde, bu yılar Türkiye’nin çelişkilerinin barındırdığı şiddeti ve bu şiddetin hangi boyutlara ulaşacağını ve ne tür biçimler alacağını ortaya koymuştur: Bombalamalar, sabotajlar, provakasyonlar, suikastler, şehirlerin yakılıp yıkılması ve kitle katliamları, silahlı silahsız kitlesel gösteriler, büyük şehirlerin tüm varoşlarını saran uzun süreli mahalle çatışmaları, genel grev, direniş, işgal, ayaklanma denemeleri, barikat savaşları, şehir ve kırda gerilla savaşları... Türkiye’de bir iç savaşın yaşanabilecek tüm biçimleri olanca zenginliğiyle yaşanmıştır ve önümüzdeki dönemde çok daha şiddetli ve daha büyük boyutlarda yaşanacağı bugün yaşadıklarımızdan açıktır.
Türkiye devrimi bütün toplum kesimlerinin kendi hak ve çıkarları için, egemen devlet gücüyle ve şiddetiyle her adımda karşı karşıya gelecek, ancak bu şiddete karşı direnebilirse ve ona kendi koşullarını dayatabilirse kalıcı mevziler elde edebilecek ve kazanımlarını koruyabilecektir. Devlet şiddetine direnerek ve onu adım adım geriletmeden, devletin verdiği haklarla yetinip, onunla kapışmayı göze almadan kazınılan tüm mevziler çok çabuk kaybedilmiştir. Kitlelerin her adımda devletle karşı karşıya gelerek, her karşılaşmada eski gücünü korurken yeni güçler kazanarak, bu güçleri adım adım devrim için organize etmek ve devrime hazırlamak, baştan sona şiddetle örülü uzun bir mücadele sürecinden geçmek zorundadır.
Bir dönemler, bugün devamcısı olduğumuz örgütler onbinleri, yüzbinleri hatta milyonluk kitleleri etkiliyordu ve hepsi birbirinden daha fazla Marksist-Leninist olduğunun ve bu devleti bir devrimle yıkmak iddiasındaydı. Hepsi bugünle kıyaslanmayacak 12 Eylül terörüyle tasfiye edildiler. Bugün çoğunluğu daralmış, küçük yasal partiler durumundalar. Bugünkü IŞİD'le bütünleşmiş AKP faşizmine karşı mücadele, çok daha boyutlanmış, sınırların dışına taşmıştır ve bu durumun içerdeki tüm çelişki ve çatışmaları çok daha şiddetlendirdiği kesindir.
AKP üzerinden devletin Kürt halkına karşı yürüttüğü iç savaş bölgede kıran kırana yaşanan ve gittikçe boyutları ve alanı kontrolsüz büyüyen emperyalist gerici savaşın direk devamı ve yansıması olarak anlaşılmalıdır. Bizzat AKP'nin sözcüleri Musul ve Suriye'deki manevralarını Diyarbakır, Cizre , Nusaybin hattının ön cephede savunması olarak ilan ediyorlar. Türkiye halkına da şehirlerin kuşatmasını dış savaşın karşılanması olarak ilan ediyorlar. Zaten dönemin eskiye göre daha öne çıkan gerçeği iç ve dış savaşların içiçe geçmesidir. Bir kural düzenliliğine benzer biçimde bölgedeki tüm dış yani devletler arası veya emperyalist işgale karşı savaşlar Irak, Suriye, Libya örneklerinde aynı zamanda iç savaşlar olarak yaşanmıştır. Bugün Türkiye’nin batısında gidişat kıran kırana bir iç savaş yönündedir. İç savaşlar kişilere veya örgütlere bağlı istek ve iradeyle başlamaz ama olgunlaşmış bir iç savaşı da hiçbir güç engelleyemez. Sıradan vatandaşın iç savaştan korkması, hayıflanması, engellemeyi düşünmesi normaldir. Ama iç savaşı engellemeyi düşünen bir devrimci tam bir gafildir. Devrimcilerin görevi iç savaşı engellemek için çalışmak değildir, bu zaten mümkün de değildir. Devrimcilerin görevi acil olarak kaçınılmaz olan iç savaşa hazırlanmak ve devrimle çıkmaya çalışmaktır.
1970'li yıllarda MHP eliyle yürüttüğü iç savaşı devlet bugün AKP eliyle yürütmektedir. AKP ve devlet bütün kontra güçlerini halkın ve devrimcilerin üzerine sürmüştür. Birbirleriyle kıyasıya rekabet içinde olan MHP faşistleri, AKP’nin IŞİD, Nusar vb. ittifaklarla devşirdiği dinci kontraları, Kürt Hizbullah’ı, ulusalcı faşizan kesimleri domuz topu misali birleşmiştir. AKP ve devlet iç savaşı her zaman kazanacağı din, mezhep, kültür, kimlik ve etnik ayrılıklar üzerinden derinleştiriyor. Böylece hem tüm kontracı, faşist, gerici güçleri birleştiriyor hem de halk muhalefetini bölüyor.
Bu temellerde derinleşecek bir iç savaşta halk güçlerinin kaybedeceği, egemenlerin galip çıkacağı kesindir. Türkiye devrimcileri ellerindeki bütün güç ve olanakları birleştirerek bu savaşta inisiyatif almak zorundadır. Devrimciler iç savaşa bütün olanaklarıyla kendilerini ve halkı hazırlarken aynı zamanda ideolojik ve politik mücadeleyle bunu sınıf savaşı eksenine doğru çevirmek zorundadır. Günümüzün bütün sorunlarını geride bırakan temel ve acil devrimci görev budur.
Bugünün 1970'lerden en önemli farkı, Kürt ulusal mücadelesinin belirleyici olmasıdır. Devlet, Türkiye’deki tüm çatışmalar ve direnişlerde PKK’yi hedefe koyarak gericiliği ve şövenizmi ayaklandırıp batıdaki mücadelenin kitleselleşmesini engelliyor ve bunda da oldukça başarılı oluyor. Önümüzdeki dönemde bunu kitlesel katliamları yükseltmekten çekinmeyeceği, bugün atmış olduğu adımlarda görülebilir. Bu durumu aşmanın tek yolu TDH’ nin iç savaşta insiyatif alarak öne çıkmasıdır.
Herşey AKP-IŞİD Faşizmini ezmek için
Erdoğan'a teslim olan bu sistem halklarımızla arasındaki pamuk ipliğine dönüşmüş son bağlarıda koparmıştır. Artık bu düzenle ve bu düzene güvenerek hiçbir muhalifin, aydının, devrimcinin can güvenliği kalmamıştır. Yüzyıllık "Cumhuriyetin kazanımları" "Türk demokratik parlamenter sistemi" gerici, faşist, azgın bir halk düşmanları çetesinin ayakları altındadır. "Türk parlamenter demokrasisi" denilen bu düzen ve devletin tüm kurumları IŞİD katillerinin deposu durumundadır.
Bu düzenin ideolojileri kendini tüketmiştir. Kemalizm, milliyetçilik, islamcılık hepsi iflas etmenin ötesinde halka karşı savaşın hizmetindedir. Bu düzene kala kala IŞİD ideolojisi ve katliamcılığı kalmıştır, başka türlü ayakta kalması mümkün değildir. Erdoğan etrafında kenetlenen düzen ve devlet güçleri başka türlü varlığını sürdüremiyor, bizi yıkın yoksa Türkiye'yi Irak'tan, Suriye'den beter edeceğiz diye haykırıyorlar.
AKP ve sistem çoktan savaş düzenine geçmiştir. Otuz yıldan uzun bir zamandır düşük düzeyde siyaset yapan Türkiye solu düzenin bu savaş siyasetini, tanklar, toplar bombalarla üstüne geldiği halde anlamıyor daha doğrusu anlamak istemiyor. Savaşmak istemeyenler savaşı anlayamazlar. Savaşı ve savaşla düzen arasındaki ilişkiyi kavrayamayanlar bunu en fazla Erdoğan'ın deliliği olarak anlamak istiyorlar. Savaşı ve düşmanı anlamayanlar, kendi görevlerini hiç anlayamazlar ve kendi kendilerini gereksiz hale getirirler. Türkiye'de ki sol siyasetlerin büyük çoğunluğunun durumu budur.
Devrimcilik bir tarafa normal demokratik muhalifler bile zamanı gelince kanlı diktatörlere ve faşizme karşı silaha sarılarak direnmiştir. Dünya tarihi bunun yüzlerce örneğiyle doludur, Türk ve Kürt halklarıda silah elde faşizme karşı direnmiştir. AKP-IŞİD faşizmine silahlı direnmek hem her anlamda meşru hem zorunluluktur. Türkiye devrimci hareketi hala doğru dürüst savaş sözcüğünü bile kullanmaktan, ağzına almaktan korkuyor.
DKP tereddütsüz olarak AKP-IŞİD faşizminin savaş ilanına karşı silahlı direniş siyasetini benimsemiş ve bunu ilan etmiş, halkımızı bu katiller sürüsüne karşı silahlanmaya ve silahlı savaşımıza destek vermeye çağırmaktadır. Partimiz derinleşen iç savaşa ve şiddetlenen politik sürece kitleleri hazırlamak için çalışacaktır. Militanlarımız, işçi sınıfı ve emekçi halk kitlelerini örgütlediğimiz bütün alanlarda, silahlanmaya teşvik etmek, AKP ve IŞİD katillerine karşı savaşa hazırlamakla görevlidir.
Türkiye'de gerici ve faşist güçler yıllardır silahlı ve halen silahlanmaktadır ve silahlarının namluları halkın ve devrimcilerin üzerine çevrilidir. Resmi, gayri resmi örgütlü kontra güçlerin ötesinde gerici ve faşist kitleler milyonlar olarak silahlıdır. Türkiye'de resmi olarak on milyon kişide ruhsatlı silah bulunmaktadır. Bunların ezici çoğunluğu kanımıza ekmek doğramak için çırpınan linçci kalabalıklardır. Kurbanlık koyunlar gibi boğazlarının kesilmesini istemeyen tüm hedeftekiler; Kürtler, Aleviler, laik yaşamı benimseyenler, ilerici aydınlar, demokrat CHP'liler ve tüm muhalif devrimci güçler ruhsatlı, ruhsatsız silahlanmak ve kendilerini savunmak için vakit geç olmadan tedbir almak zorundadır. Partimizin tüm güçleri bu mücadele ve hazırlıklarda halkımızın yanında olacaktır.
DKP'nin militanları genel halkın silahlanmasını teşvik edip desteklerken adım adım bu süreci, örgütlü bir halk savunma gücüne dönüştürme perspektifiyle hareket etmelidir. Halkı örgütlerken aynı zamanda kendi silahlanmasını ve silahlı mücadele gücünü ustalaştırarak, profesyonel bir düzey yakalamak zorundadır.Örgütsel faaliyetlerini mahalle, okul ve fabrikalarda halkın savunma gücüne önderlik edecek hazırlıkları tamamlayarak, bulunduğu tüm alan ve birimlerde savunma gurupları oluşturmalıdır.
Kitleleri örgütlü savunma gücüne dönüştürmek basit ve sıradan bir iş değil, karmaşık ve içiçe geçmiş birçok tarzı ve aracı birlikte ve uyum içinde kullanmayı gerektirir. Bunun propoganda ve ajitasyonu önemle planlanıp doğru ve etkili biçimde yapılmalı ve ciddi bir eğitim olarak ele alınmalıdır. Donanım ve tüm hazırlıkları örgütlü ve titiz bir tarzda yürütülmelidir. Bu görevler hem kitlelerin aynı zamanda kadro, sempatizan ve tüm örgütlü yapımızın hazırlık ve eğitim süreci olarak itinayla ve mekezi bir planlamayla yürütülmelidir. Bu sürecin burada öngöremediğimiz hangi zorluk ve sorunları karşımıza çıkaracağı konusunda daha fazla yoğunlaşıp, çıkacak tüm zorluklara önceden hazırlıklı olarak, adım adım pratikte doğru bir çizgi ve örgütlülüğü yaratmalıyız.
Faşizme karşı savaş çok yönlü olarak ele alınmak zorundadır. Bu mücadeleye çok yaratıcı yaklaşmalıyız, teorik, ideolojik, politik olduğu gibi pratik ve teknik yönleriyle bu savaşı bilince çıkarmalıyız. İdeolojik olarak bu savaştan hiçbir türlü kaçınamıyacağımızı yakın çevremiz başta olmak üzere bütün tereddütlü unsurlara kavratmak zorundayız. Faşizme karşı silahlı direniş tek düze düşünülmemeli, birçok boyutlu ve değişik mücadele araç ve yöntemleri kulanılmalıdır ama bütün bu sürecin temel mücadele yöntemi silahlı direniş olacaktır. Dönem açısından, "herşey AKP-IŞİD faşizmine karşı savaş için", "herşey AKP-IŞİD faşizmini ezmek için", "herşey bu savaşı geliştirmek için" sloganları esas kabul edilmelidir.
Ok yaydan fırlamıştır
Yoldaşlar biz içimizde ve dışımızdaki ufuksuz, sıradan, ortayolcu eğilimleri şiddetle eleştirdik, eleştirmekle kalmadık, 'kopuşu' gerçekleştirdik. Bunu pratik devrimci ataklıkla birleştirerek bir adım ileri fırladık, kollektif olarak militan bir tarza yaklaştık. Bizzat bu adımlarla kendimizi hiçbir biçimde tereddütlü, karasız, inançsız unsurlarla bir arada tutamayız. Bilhassa savaş hattına çıkarken bütün benzeri kararsızlıklar çok tehlikelidir. Biz artık çıktığımız yolda acaba sorusuna bile tahammül edemeyiz. Zira ok yaydan çıkmıştır. Ayrıca biz yayı erken bırakmadık tersine bir durum var ve bu durumu ancak beyinleri uyuşmuş, burjuva demokrasisine iman etmiş oportünistler kavrayamaz. İleri hamle yapmıyoruz. Bir çığ gibi üzerimize tank, top, bomba, silah ve dev devlet güçleriyle gelen azgın faşist saldırganlığa geç kalmış olarak tavır almaya, yerlerde sürünür halimizden ayağa kalkmaya, ayağa dikilip karşı koymak ve savaşmak için, az çok bir savaş gücü olmak için çırpınıyoruz. Yerlerde sürünenler kimseyi ayakta görmeye tahammül etmezler ve her yandan her türlü yerlerde sürünen oportünistler bizi paçalarımızdan tutarak diz üstü çökmeye, yere yatmaya zorluyorlar ve biz adım attıkça daha çok paçalarımıza yapışacaklar, tekmelemekte bir an dahi tereddüt etmeyeceğiz.
Tarihin bu döneminde ve içinden geçtiğimiz bu durakta, Türkiye toplumu çürütülmüş ve sindirilmiş olabilir. İşsizlik, yoksulluk, baskılar, azgın devlet terörü, acımasız burjuva sömürüsü ve propogandası kitleleri zehirle uyuşturmuş olabilir. Kitleler kanı akmış mecali tükenmiş, canlı cenazeler gibi yerlerde sürünebilir, tüm ezilenler ve tüm muhalif kesimler, devler terörü ve katliamlar karşısında çaresiz, çıkışsız, korku ve endişe içinde, sinmiş olabilir. Bütün bunlar devrimcilerinde aynı umutsuzluk içine düşmesini gerektirmez tersine tamda bu günler ve dönemler devrimciliğin ve devrimcilerin zamanıdır
Tarih, toplum, insanlık, sınıfımız, ideolojimiz, bilincimiz, ahlakımız, halka sözümüz asla diz çökmeden, bir milim bile gerilemeden bu tarihin daha önce görmediği, zaman dışı, korku filimlerine taş çıkartan caniliklerin uygulayıcısı bu katiller sürüsüne karşı savaşmamızı emrediyor. Savaşacağız, emperyalizmin yaratığı AKP-IŞİD çetelerini ezeceğiz.
Haklı olan biziz korkacak olan düşmandır
Kan ve ateş içindeki Türkiye'de savaş meydanına çıkıyoruz. Halkımıza ilan ediyoruz; bu katiller ve hırsızlar saltanatını yıkmak için savaş meydanlarına çıkıyoruz. Korkumuz yok, haklı olan biziz korkacak olan düşmandır. Korkacak olan tarihte, zamana, insanlığa ters olan, ömrü tükenen gerici, faşist hırsızlar saltanatıdır. Büyük bir cesaret ve inançla halk düşmanlarının üzerine yürüyoruz. Türkiye ve bölge halklarının da düşmanı olan AKP-IŞİD faşizminin yıkılması, komşu kardeş halklara olan borcumuzdur. Böylesine büyük ve onurlu bir göreve soyunanlar olarak büyük bir heyecan duyuyoruz, bölge gericiliğinin en güçlü kalesini yıkarak tüm bölge emekçilerine ve halklarına borcumuzu ödeyeceğiz. AKP-IŞİD faşizminin, Kürt halkımıza uyguladıkları zulüm Siyonist İsrail'in Filistin halkına yaşattığı zulme yaklaşmış bazı uygulamaları, onları geride bırakmıştır. Deniz bu günleri görmüş gibi idam sehpasını tekmelemeden önceki son sözleri, Türk ve Kürt halkının mücadele birliği olmuştur. İbrahim, Diyarbakır zindanlarındaki işkencelere ve işkencecilere karşı aylarca direnirken de bu günleri görmüş gibidir. Deniz ve İbrahim yoldaşlarımıza söz olsun ki halklarımızın bu büyük mücadele birliğini mutlaka kuracağız.
Mahir, bu halklar adına silahını ABD'ye ve İsrail'e doğrultmuştur. İsrail ve ABD'ye silah doğrulttuğu için NATO'cu Türk subaylarınca Kızıldere'de alnından vurulmuştur. Mahir'le birlikte Kızıldere'de katledilen on yoldaşımızı öldürmekle yetinmediler, cesetlerini paramparça ettiler. Niçin? Bu devlet ABD ve İsrail adına intikam almıştır.
Gerici, faşist halk düşmanlarına hatırlatırız, bugün halklarımızdan gaspettikleriniz gözünüzü karartmasın, herkesi ezdik, herşey bizim sanabilirsiniz, hiç hayale kapılmayın. Türkiye devrimciliğinin kökleri bu topraklarda bu toprakların çok derinlerine kök salmıştır, onları yok etmeye gücünüz yetmez. Hak ve adalet davasını yenecek hiçbir ordu, silah, güç yoktur. Bizi son ferdimize kadar kırsanızda yeniden doğarız köklerimizden. Bu tarihin her döneminde ve bu toprakların her karışında izlerimiz var. Hiçbir halk türküsü, hiçbir masal zalimi, zorbayı, faşistleri anlatmaz. Halkların ve emekçilerin türküleri bizi söyler, masalları bizi anlatır, şiirlerde biz varız. Türkiye ve Kürdistan'ın bütün dağlarında, şehirlerinde, köylerinde, büyük şehirlerin mahalle ve sokaklarında izlerimiz duruyor. Kimse, hiçbir güç ne yaparsa, hangi yöntemi, yalanı, hileyi kullanırsa kullansın, bu topraklardan ve bu tarihten devrimcilerin izlerini silemez..
Bu topraklardan, zulüm ve zorbalık hiç eksik olmadı. Hala daha azgınlaşarak ve büyüyerek devam ediyor ama kalleşliklerin ve namertliğin yanı başında yiğitlik ve mertlik de hep varoldu. Sonuna kadar kırsalarda, biz hiç diz çökmedik ve bayrağımızı hiç yere düşürmedik. Bu topraklarda eşitlik ve özgürlük uğruna binler can verdi, bir çoğunun adını dahi bilmiyoruz. Hiçbirinin banka hesapları veya taşınır taşınmaz herhangi mülkü olmadı. Çoğunun mezar taşı bile yok ama geleceğe onlar kalacaktır.
AKP-IŞİD FAŞİZMİNİ EZECEĞİZ!
YAŞASIN DEVRİM YAŞASIN SOSYALİZM!
Birleşik Özgürlük Güçleri'nin Açıklaması
AKP-IŞİD Faşizminin Tüm Karargahlarını, Kurumlarını Ve Taşeron Organizasyonlarını Vurun! Faşist Katillere, Cenazelerimize
Bile İşkence Yapanlara,Tecavüzcülere Ve Onları Alkışlayanlara Nefes Aldırmayın! AKP-IŞİD faşizminin istihbarat ve hedef belirleme araçları olarak çalışan, "medya" adı altında tüm muhalif çevreleri faşist çetelere hedef göstermeyi görev edinmiş, yalanları defalarca kez ortaya dökülmüş olmasına karşın faşist iktidarın koltuğu altında beslenen, büyütülen Yeni Akit ve Yeni Şafak istihbarat organları devrimciler tarafından gerçekleştirilen bir eylemle "uyarıldı!"Yapılan bu eylemi tamamıyla benimsiyoruz ve gerçekleştiren Aziz Güler Özgürlük Gücü Milis Örgütünü başarılı ve isabetli eylemlerinden dolayı kutluyoruz, çalışmalarında başarılar diliyoruz.Devamı

Anasayfa Kadınlar Program Belgeler Açıklamalar İletişim